Kehribar Tesbih

Ağlayan bitkiden, bir damla kehribar, Beklenmedik bir anda aktı ve karıncayı mumyaladı.

O denli küçümsediğimiz minik böcek Değersiz bir karıncadan bir mücevhere dönüştü.

Romalı şair Martialis

tesbih yapılabilecek çoğu maddeyi saydıktan sonra bunlardan birini seçip onu daha etraflıca tanıtmak istedim. Ama bu seçimi yapmakta çok zorlandım. Sonunda tamamen kişisel seçimim olarak kehribarı seçtim. Mercan olabilirdi, kuka olabilirdi ama nedendir bilmiyorum gönlüm tesbihe en yakışan kehribarı seçti.

Ingilizlerin amber, Almanların bernstein, Arapların kahraman, jeologların succinit dedikleri kehribar, yanarken çıkardığı reçine kokusuyla ayırdedilebilir. Bunun nedeni de özgün maddesinin Tersiyer Dönem’de yaşamış olan çam ağaçlarının fosillenmiş reçineleri olmasıdır: Zamanla toprak katmanlarının altında kalan reçi-ne, Buzul Çağı’nda buzulların basıncıyla sertleşerek taşa dönüşür.

Francis Bacon Yaşam ve Ölümün Tarihi adlı kitabında, “Örümcek, sinek ve karınca narin olduğundan, kehribarın içine düştüğünde kaçamayıp hapsolur. Orada, ölümü ve kendilerini çürütmeye karşı soylu bir anıttan daha iyi koruyan bir gömüt bulurlar” diye anlattığı gibi düşük ısıda kolaylıkla yumuşayıp akışkan ve yapışkan olabilen kehribarın içinde hapsolmuş böcek ve bitkilere rastlamak mümkündür.

Doğada yuvarlak çakıl, çubuk ya da damla biçiminde bulunan kehribarın rengi saydamdan, yarı saydama kadar yağımsı, parıltılı, beyaz, sarı, kırmızımsı ve kahverengidir. Süt beyazı ve opak olanlara “kemik kehribar” da denir. tesbih için en uygun olanı yarı saydam çeşitleridir.

Kehribarın tarihini Bilgi Altıok’un “Kehribar” yazısından özetleyelim. Kehribarın ilk yatağının Almanya’da Baltık Denizi kıyısında Samland’da bulunduğu belirlenmiştir. Yaklaşık 15.000 yıl önce göçebe olan DanimarkalIların kıyılara vuran parçalardan boncuk yapıp takı olarak kullandıkları sanılmaktadır. O dönemde bu parlak taşların “gizemli güçlerinden dolayı kötülüklerden koruyucu tılsım olarak kullanıldığına da inanmak zor değil. Kuzey Avrupa’nın  diğer yörelerinde de ortaya çıkarılan gömütlerde kehribar takılar ve heykelcikler bulunmuştur.

İÖ 1000 civarında kehribarın Fenikeliler tarafından kuzey ülkelerinden güneye, Akdeniz havzasına taşınarak önemli ticaret metalarından biri hâline getirildiği biliniyor.

Eski Yunanda kehribara, elektrik sözcüğünün türetildiği Grekçe “elektron” adının verilmesinin, kehribarın, sürtünerek ısıtıldığında negatif enerji yüklenme özelliğinden kaynaklandığını düşünmek yanlış olmaz. Bu özelliğiyle vücudun fazla elektriğini aldığından rahatlatıcı ve iyileştirici olduğuna da inanılagelmiştir.

Romalılar da “kuzeyin altını” dedikleri kehribarı ziynet eşyası olarak kullanmanın yanı sıra iyileştirici niteliklerinin olduğuna inanırlardı. Bu nedenle olsa gerek kehribar altın kadar değerliydi. Kehribar kolyelerin ateş indirmede, bademcik iltihabını iyileştirmede kullanıldığı biliniyor. Kulak iltihabı ve göz bozukluğu için de kehribar tozu bal ve gülyağıyla karıştırılarak kullanılıyor.

Ortaçağ’da kehribara talep öyle yükseliyor ki, Avrupa’da kehribar işleyen ustaların loncaları ortaya çıkıyor. Çok pahalı olan kehribarı ancak soylular satın alabiliyor. Prusya Kralı I. Friedrich Wilhelm’in, Deli Petro’ya 1713’te armağan ettiği, tamamen kehribarla kaplı, yalnızca kehribardan yapılma eşyalarla dekore edilmiş oda en meşhur örneklerden biridir. Devrim sırasında tamamen sökülüp güvenli bir yere taşman bu oda esrarengiz bir biçimde bugüne kadar bulunamamıştır.

Kehribar günümüzde hâlâ en çok Baltık De-nizi’nden çıkmaktadır. Yaygın olarak bulunduğu diğer yerlerse Amerika, Alaska, Kanada, Grön-land, Sibirya, Rusya, Polonya, İsveç, Danimarka, Sicilya, Dominik Cumhuriyeti, Meksika ve Bur-ma’dır.

Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkan oltu taşı da bir çeşit kehribardır. Kömürün taşlaşmasıyla oluşur. Bir linyit çeşidi olup çok sık yapılıdır. Özel bir gelişme yoluyla oluşmuştur. En fazla Oltu ilçesi Havkas Kışla köyü dolaylarında bulunur. Halk arasında “kara kehribar” da denir. Yeraltında 1-7 cm kadar ince damarlar hâlinde bulunur. tesbihçiler taşları kiloyla satın alırlar. tesbih ustaları bu taşları toprak altına gömer, nemli ve yumuşak kalmaları için orada korurlar. Oltu taşı havayla temas ettiğinde sertleştiği için ustalar ihtiyaçları olduğunda çıkartır, önce suda bekletip yumuşakken işlerler. tesbih olarak çekildikten sonra zımpara taşıyla zımparalanır, tebeşir tozuyla ovulur ve zeytinyağıyla parlatılır. Sonunda, tamamen mat görünümlü olan taş, siyah pırıl pırıl bir görünüm alır.

Oltu taşı dadaşlar diyarı Erzurum’u en iyi tanıtan özelliklerden biridir. Erzurumlular bu kehribar için festivaller düzenlemekle kalmayıp şiirler de yazmışlardır.

Kara yıldız taşım sen Dadaşa yoldaşım sen Gümüşlü nakışım sen Kehribardır, kehribar.

tesbihim oltu taşı Kaleme benzer kaşı Güzel çirkin arama Yaşıma uygun yaşı.

Oltu taşını, sahtesinden yani plastikten ayırdet-mek için bir iğneyi çakmak alevinde akkor hâline getirdikten sonra taşa batırın. Eğer delinirse sahtedir, delinmezse kesinlikle oltu taşıdır.

Ayrıca, gerçek oltu taşı bıçakla kazındığında kahverengi toz bırakır, sürtünmeyle elektriklenir ve küçük toz parçacıklarını çeker. Gerçek oltu taşının üzerine nefesinizi üflediğinizde yüzeyi buharlaşıp nemlenmez. Yine gerçek oltu taşının taneleri birbirine çarptığında kendine özgü tok bir ses çıkarır ve kullanıldıkça parlayıp güzelleşir.

tesbih kitabında kehribar bahsi en güzel nasıl kapatılır? Tabii ki güzel bir kehribar tesbih öyküsüyle. Ergun Aydalga şöyle döktürmüş:

Kehribar bir teşbihim vardı. Taneleri kocaman olduğu için parmaklarımın arasında tutmak güç oluyordu. Elime bir eğe alıp taneleri küçültmeye başladım. Bu işi çok iyi beceremediğimden teşbih tanelerinin bir yüzü daha düz oldu. Teşbihim, biçimsiz taneleriyle oldukça sevimsiz ve çirkin bir görüntü alınca, onu güzelleştirmek için düz olan yüzlerine, yaşamıma giren insanların adlarını kazıdım. Küçücük harfleri, teşbih tanelerinin üzerine yazarken çok uğraştım. Sonunda yamru yumru taneleriyle benim o güzel kehribar teşbihim, tuhaf bir yaşam dizini oluşturdu. Görüntüsü çirkin de olsa ben onu çok seviyordum. Onu, kadife bir kesenin içine koyup, çekmecemde saklamaya başladım.

Boş kaldığımda, ball
Dur hele, bunun adı yok. Bu teşbih tanesini düzlememişim. Atlamış olamam. Niye aisız bu teşbih tanesi? Bu şimdi nereden çıktı?

Derin mavilikten gözlerimi ayırmayı çalışıyorum.

(i üçlükle kopabildim anılardan. Gözerimi parmaklarımın arasında tuttuğum teşbih tanesine diktim. “Nasıl girdi bu dizinin içine?” derken yanımda bana bakıp gülümseyen biri olduğunu gördüm. Ne zaman gelmiş? Niye duymamışım? Bu ne giizel dudaklar, hele yanağındaki çukur, Ne derler onu? Gamze mi ne? Her neyse, sonuçta küçük bir çukıtt işte. Yüzündeki gülümsemenin, gözlerindeki ateşin., yüreğindeki duyguların bir yansıması olmalı. Ne de hoş. Bir elimi uzatıp yanağını okşadım...

Aklım takıldı bir kez şu teşbih tanesine. Nereden çıktı bu yuvarlak teşbih tanesi? Sorgularmış gibi yanımdakine baktım. “Biliyor musun? demeye kalmadan, inci gibi dizilmiş dişlerini göstererek yumuşacık seslendi. Sesinde biraz utangaç, biraz da çekingen bir tavrı vardı.

“O ben olmalıyım. Şimdi girdim yaşamına..."

Teşbih tanesine adını kazımamışım. Kehribar yüzeyi pürüzsüz ve parlak. Olası doğruluk vardı sözlerinde. Nereden çıktı şimdi? NaSÜ gelebildi yanıma? Bir bilsem bunları. Bir anlayabilsem niye geldiğini? Alık alık yüzüne bakıyorum, “Neden beni seçtin?” diye soracakken, o da bana bâ-kıyordu. Gözlerinin içi gülerken, dişlerinin arasından çıkardığı in ce dili dudaklarını ıslatırken, duygularını sıcacık elle dım. Bu işi çok iyi beceremediğimden teşbih tanelerinin bir yüzü daha düz oldu. Teşbihim, biçimsiz taneleriyle oldukça sevimsiz ve çirkin bir görüntü alınca, onu güzelleştirmek için düz olan yüzlerine, yaşamıma giren insanların adlarını kazıdım. Küçücük harfleri, teşbih tanelerinin üzerine yazarken çok uğraştım. Sonunda yamru yumru taneleriyle benim o güzel kehribar teşbihim, tuhaf bir yaşam dizini oluşturdu. Görüntüsü çirkin de olsa ben onu çok seviyordum. Onu, kadife bir kesenin içine koyup, çekmecemde saklamaya başladım.

Boş kaldığımda, balkona oturup, uzaklardaki maviliğe bakarak, teşbih tanelerini okşuyordum. Parmaklarım, kâh birinin üzerinde duruyor, kâh diğerinde geziniyordu. Düzlediğim yüzeylerde yazılı olan adlan, parmaklarımla okşayarak okumaya çabalıyordum. Sonra bunlann benim yaşamımı nasıl etkilediğini anımsıyordum. Bazıları vardı, duygulanmı deşmiş ti. Bazılan vardı, yüreğimdeki ateşi körüklemişti. Bazılan sorularıyla soğuk terler döktürmüştü... Birisini anımsıyor gibiyim, bana çok acı çektirmişti... Aklıma bir başkası geliyor, beni ne çok sevmişti... Birisi vardı, yüzüme bakınca, gözlerimden içeriye süzülür, duygularımı bile okurdu... Birisini anımsıyorum, yaptıklarımı, benden daha çok severdi... Bazıları yalnız cinselliğin simgesi olmuştu. Bazıları bana saygı gösteriyormuş gibi davranırdı...

Dur hele, bunun adı yok. Bu teşbih tanesini düziçmemişim. Atlamış olamam. Niye adsız bu teşbih tanesi? Bu şimdi nereden çıktı?

Derin mavilikten gözlerimi ayırmaya çalışıyorum. Güçlükle kopabildim anılardan. Gözlerimi parmaklarımın arasında tuttuğum teşbih tanesine diktim. “Nasıl girdi bu dizinin içine?” derken yanımda bana bakıp gülümseyen biri olduğunu gördüm. Ne zaman gelmiş? Niye duymamışım? Bu ne güzel dudaklar, hele yanağındaki çukur, Ne derler ona? Gamze mi ne? Her neyse, sonuçta küçük bir çukur işte. Yüzündeki gülümsemenin, gözlerindeki ateşin, yüreğindeki duyguların bir yansıması olmalı. Ne de hoş. Bir elimi uzatıp yanağını okşadım...

Aklım takıldı bir kez şu teşbih tanesine. Nereden çıktı bu yuvarlak teşbih tanesi? Sorgularmış gibi yanımdakine baktım. “Biliyor musun?” demeye kalmadan, inci gibi dizilmiş dişlerini göstererek yumuşacık seslendi. Sesinde biraz utangaç, biraz da çekingen bir tavrı vardı.

“O ben olmalıyım. Şimdi girdim yaşamına...”

Teşbih tanesine adını kazımamıştım. Kehribar yüzeyi pürüzsüz ve parlak. Olası doğruluk vardı sözlerinde. Nereden çıktı şimdi? Nasıl gelebildi yanıma? Bir bilsem bunları. Bir anlayabilsem niye geldiğini? Alık alık yüzüne bakıyorum. “Neden beni seçtin?” diye soracakken, o da bana bakıyordu. Göz lerinin içi gülerken, dişlerinin arasından çıkardığı ince dili dudaklarını ıslatırken, duygularını sıcacık elleiyle yüzüme sürerken, sesine kadife yumuşaklığı verirken türküsünü mırıldanıyordu:

Esmerim biçim biçim,

Ölürüm esmer için,

Alem bana düşmandır Esmer sevdiğim için.

Gülmeye başladım. Doğrusu hoşuma gitti. Acaba bana ne sunacak? Acı dolu anılar mı bırakacak? Yoksa... Sabırla türküsünü dinledim. Eğilip yanaklarına dudaklarımı değdirdim. Alev alev yanıyormuş. Nedense, ellerimle sıcaklığını alamamıştım. Nedense, dudaklarımı tenine dokundurmadan, onun duygularını öğrenememiştim. Ben, böyle bir duyguyu hiç bilmiyor olmalıydım. Benim için çok yeni olmalı. Benim yaşamadığım, bugüne değin tatmadığım bir duygu olmalıydı... Düşünüyorum da, her tür duyguyu bilirim sanırdım; Mutluluğu, acıyı, üzüntüyü, neşeyi, gururu, onuru, küçümsenmeyi, utancı, korkuyu ve çekingenliği... Her teşbih tanesi bunlardan birinin tadını almamı sağlamıştı. Öfkeyi bile öğreten olmuştu. Ama bu çok değişik olmalı...

O sıcacık gözleriyle yüreğimdeki külleri üflemeye başladı. Ne çok kül varmış. Yılların birikimi... Üfledikçe dağılan, uçuşan küller... Hâlâ bitmemiş küçücük bir “şey” arıyor olmalıydı. “Uğraşma boşuna” demek istiyordum. “Uğraşma, bitmiş artık. Ne bulacaksın tozuttuğun küllerin arasındai Belki de fosilleşmiş, taş gibi bir yürek. Bırak yılların külleri onu örtsün, sönsün duygularım. Deşme acılarımı” diye söyleniyordum. Usanmadan, bıkmadan üfledi, üfledi... Çok tuhaf. Sonunda buldu işte. Nereden buldu o küçücük kıvılcımı? Nasıl da üfleyip yaktı yüreğimin ateşini? Çıtır çıtır yanan ateşle kavrulur-ken, şaşkınlık içinde bakıyordum. İçimi bir sıcaklık İcaplarken, coşkudan yüreğim çırpınıyor, fırlayıp özgürlüğe uçmak istiyordu...

Bu duyguyu öğrenmemiş olmalıydım. Bunun ne olduğunu bilmiyordum... “Nedir acaba?” demek üzereyken aklıma geldi. Bir de adını öğrenseydim. Onun adını da şu teşbih tanesine kagirdim. Parmaklarımın arasına alınca, mavinin uzaklarında, onun gülümseyen yüzünü görseydim... Dönüp ona bakınca, gözlerinin içinden yüreğndekı sıcaklığı okuyup, usulca sordum:

“Adın ne senin? ”

“Sevgi” dedi, tüm içtenliğiyle...

Yorumlarınız